Uluslararası Ehlibeyt (a.s)Haber Ajansı -ABNA- İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da düzenlediği haftalık basın toplantısında bölgedeki askeri hareketliliğe açıklık getirdi. Bekai, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki askeri varlığını ve aldığı güvenlik önlemlerini, “Bölgesel güvenliği tehdit eden ABD ve İsrail kaynaklı hibrit saldırılara ve casusluk faaliyetlerine karşı, BM Şartı’nın tanıdığı meşru müdafaa hakkı çerçevesinde atılmış zorunlu adımlar” olarak nitelendirdi. Tahran, bu hamleyle, bölgeye yığılan ABD donanmasına ve İsrail istihbarat ağlarına karşı “caydırıcılığın hukuki kılıfını” devreye sokmuş oldu.
Körfez’de Yeni Güvenlik Denklemi: Hürmüz Artık “Güvenli” Değil
Bekai’nin açıklamaları, Yemen’deki Sanaa hükümetinin Kızıldeniz’de kurduğu ablukanın ardından, Hürmüz’ün de İran kontrolünde “yüksek riskli alan” kategorisine girdiği bir döneme denk geliyor. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın imzaladığı Mekke Anlaşması, esasen Kızıldeniz’in güvenliğini koruma ve enerji sevkiyatını garanti altına alma iddiasını taşıyordu. Ancak Tahran’ın bu hukuki resti, Körfez ülkelerinin ABD ile olan güvenlik işbirliklerini “istikrar sağlayıcı” değil, bizzat “gerilim tetikleyici” olarak konumlandırıyor. Sözcü Bekai, bölge ülkelerini “dış güçlerin stratejilerine alet olmamaları” konusunda uyararak, bölgenin güvenliğinin bölge ülkeleri tarafından sağlanması gerektiğini bir kez daha yineledi.
Stratejik Çevreleme ve İbrahim Anlaşmaları
Tahran’ın bu hamlesi, İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’in Körfez’e giriş kapısı haline getirilen “güvenlik ve lojistik koridorlarını” doğrudan hedef alıyor. Analistler, İran’ın bu hukuk odaklı çıkışının; Yemen, Irak ve Lübnan cepheleriyle koordine bir “stratejik çevreleme” projesi olduğunu vurguluyor. Mekke Anlaşması’na imza atan aktörlerin, İran’ın bu meydan okuması karşısında ABD’den bağımsız bir askeri inisiyatif alıp alamayacağı merak konusu. Bekai’nin açıklamaları, Tahran’ın bölgedeki askeri varlığını sadece savunma amaçlı değil, aynı zamanda uluslararası hukuk nezdinde “saldırıya uğrayan bir devletin cevabı” olarak meşrulaştırarak, Batı’nın olası yaptırım veya operasyonel kararlarına karşı diplomatik bir kalkan oluşturduğunu gösteriyor.
yorumunuz